WgPZws. BOŞALTIM SİSTEMİ• Metabolizma sonucunda oluşan zararlı ve işe yaramayan maddelerin dışarı atılmasına boşaltım denir.• Tek hücreli canlılarda çoğunlukla CO2 ve NH3 gibi artık maddeler doğrudan difüzyon veya osmozla dışarı atılır.• Tatlı sularda yaşıyan canlılarda paramesyum gibi fazla suyu dışarı atan kontraktil kofullar HAYVANLARDA BOŞALTIM• Sünger ve sölenterlerde boşaltım vücut yüzeyinden difüzyonla olur.• Yassı solucanlardan planaryada boşaltım organı alev hücreleridirprotonefridyum.Alev hücresi içerisinde titrek siller bulunan boşluk hücrelerindeki sillerin hareketi ile hücreye gire su boşaltım kanallarına itilir ve boşaltım deliğinden dışarı hücrelerinin esas görevi vücudun su dengesini ve CO2 in bir kısmı vücut yüzeyinden difüzyonla atılır.• Toprak solucanındaki boşaltım organı her halkasında bir çift vücut içine bakan ucunda kirpikli huni huniden ayrılan kanal vücut boşluğunda çok sayıda kıvrımlar yaparak bir sonraki halkadan dışarı açılır yani nefridyumlar arasında bir bağlantı üzerleri kılcal damarlarla damarlarda glikoz gibi yararlı maddeler ve suyun bir kısmı geri emilerek idrar oluşturulur ve bu boşaltım artığı dışarı atılır.• Böceklerde boşaltım organı malpighi tüplerin kapalı olan serbest uçları organlar arasındaki boşluklara uçları ise sindirim kanalının son kısmına organlar vücut boşluğundaki kanda bulunan boşaltım maddelerini difüzyon ve aktif taşıma ile alır. Ve kasların kasılması ile bağırsağı su bağırsaktan geri azotlu artıkları ürik asit kristalleri şeklinde atarak fazla su kaybını HAYVANLARDA BOŞALTIM• Canlılardaki azotlu artık ürünleri amonyak ,üre,ürik göre üre,üreye göre de ürik asit daha az yaşayan canlılar amonyağı fazla enerji harcamadan kolayca suya yaşayan canlılar da ise amonyak daha az zehirli olan üre veya ürik asite daha fazla enerji harcanarak suda kolayca çözünebilir ve böbreklerden atılıncaya kadar vücutta vücuttan atılması su ile üreyi bol su ile dışarı yaşayan fakat vücuduna fazla su almayan böcekler sürüngenler ve kuşlarda üre suda çözünmeyen ürik asit kristalleri şeklinde vücuttan aşırı derecede su kaybı önlenmiş olur.• Omurgalıların boşaltım organına böbrek denir ve 3 ve kurbağaların embriyo devreleri ile köpek balıklarında nefridyumlar teşkil omurganın iki yanında uzanan kanala önünde aorttan ayrılan kan damarlarının meydan getirdiği glomerulus denilen kılcal damarlar yumağı kirpikli hunilere süzülen artık maddeler ortak bir kanalla taşınarak kloaka getirilir ve oradan dışarı ve memelilerin embriyoları ile balık ve kurbağaların erginlerinde tipi böbreğe kirpikli hunilerin yerini bowman kapsülleri kapsülleri glomerulusu kapsülleri ayrı ayrı kanallara kuş ve memelilerin erginlerinde bir bowman kapsülü ortak bir kanalla boşaltım kanalına ulaşır.• Omurgalılarda üreme sistemi ile boşaltım sistemi birbirleri ile bağlantılı yapı gösterirürogenetal sistem.Müller kanalı ile dişi üreme sisteminin kanallarını kanalı erkeklerde üreme sisteminin kanallarını kanalı sürüngen,kuş ve memelilerde yanlızca üreme sisteminin kanalını ürogenital sistemi,sindirim sistemi ile ilgili omurgalılarda ürogenital sistemle sindirim açıklığı tür canlılara tek delikliler BOŞALTIM SİSTEMİBÖBREK VE YAPISI• Bir çift olup, fasulye tanesi böbrekten birer idrar kanalı aşağı doğpru inerek idrar kesesinde sonlanır.• Böbrek dıştan içe doğru ;KabukkorteksÖz bölgesimedullaHavuzcuktanpelvis oluşur.• Böbrekte yapı ve görev birimi üre ve artıların süzüldüğü en önemli kısımları böbreğin kabuk yapılar1GlomerulusKılcal damarlardan kapsülü Glomerulusu süzülme ile gelen kan sıvısı bowman kapsülüne sıralı yassı epitelden meydan gelmiş yarım ay şeklindeki kanalGeri emilmenin meydana geldiği kıvrımlı maddelerinin büyük bölümü buradan geri kulpuÖzellikle su ve minareller geri kanalEn son geri emilmenin meydana geldiği iyonlar burada geri emilir.• Geri emilmenin yapıldığı yerlerinproksimal kanal,henle kulpu ve distal kanal çevresi kılcal damarlalar çevrilir.• Böbreklere kan,böbrek atar damarı ile atar damarı O2 besin,üre ve ürik asit bakımından zengindir.• Böbreğin öz bölgesinde ,tabanı kabuk bölgesine tepesi havuzcuğa bakan piramit şeklinde yapılar bulunur.• Glomerulus + Bowman kapsülü = Malpighi cisimciği• Glomerulus + Bowman kapsülü + henle kulpu = NefronKANDAN BOŞALTIM MADDELERİNİN SÜZÜLMESİ• Böbreklerin görevi, hücrelerde oluşan ve kana verilen metabolizma artıklarını süzerek kandaki maddelerin belirli derişimde kalmasını sağlamaktır.• Böbrek atar damarı ile gelen üre ve ürik asit ,çeşitli tuzlar,iyonlar,glikoz yüksek kan basıncından dolayı bowman kapsülüne sıvı tek sıralı yassı epitelden oluşan bowman kapsülünden henle kulpuna sıvı kan plazmasına benzemekle birlikte sıvı içerisinde alyuvar,akyuvar ve kan proteinleri çok doku sıvısına benzer süzülme sonucu boşaltım kanalına geçen maddelerin yararlı olanları ve suyun bir kısmı kanalcığın duvarındaki hücreler tarafından geri emilerek tekrar kılcal damarlarla kan dolaşımına katılır.• Emilen su miktarı vücudun o sıradaki su miktarına bağlı olup hipofizden salgılanan antidiüretik hormon tarafından ayarlanır.• Üre , ürik asit fazla tuz ve fazla su idrar bileşimi şeklinde idrar toplama kanalı ile havuzcuğa , oradan da üreter ve idrar kesesine iletilir.• Geri emilme ile emilen maddeler glikoz,yağ asitleri Na,Cl,K,mineraller bazı tuzlar ,su,vitaminlerdir ve % 99 aktif taşıma ile olur.• Kan basıncı ile atılan maddeler amonyak ,üre,ürik asit,tuz ve zehirli GÖREVLERİ• Metabolizma sonucu meydana gelen artıkları süzmek• Vücut sıvılarının bileşimlerini ,doku sıvısı ile hücredeki su miktarlarını belirli yoğunlukta tutmak.• Kandaki tuz ve diğer maddeleri dengede tutmak.• Kararlı bir iç çevre sağlamak homeostasis• Vücuttaki su miktarının ayarlanması hipofizden salgılanan antidiüretik hormon ADH tarafından az salgılandığında şekersiz diyabet hastalığı ortaya çıkar.• Kanın pH'ını pH' ı 7,4 Ph 7 - 7,7 olursa canlı ölür değişen Ph ı böbrekler asitliliğin artmaması gerekir bunu akciğer ve böbrek sağlar.• Fazla miktarda deniz suyu içen insan deniz suyunda % 3 tuz kanındaki tuz oranı ise % 0,9 böbreği en çok % 2 tuz içeren sıvıyı suyu yutan bir insan böbreklerinin atabileceğinden fazla tuz yoğunluğundaki sudan içtiği için böbrek işlemini tuz miktarı arttığından hücrelerden ve doku sıvısından kana su geçer ,yani hücreler plazmoliz olur.• Kıvrımlı kanala etki ederek minerallerin Na, Cl iyonlarınıngeri emilimini aldosteron hormonu sağlar. Bu hormon böbrek üstü bezinin kabuk bölümünden YOLLARI HASTALIĞI1. Şeker hastalığı Glikoz bowman kapsülünden idrara geçip ,geri emilemezse Albumin hastalığı Böbrekteki idrar süzen kapsüllerin bozulmasından meydana Nefrit Nefronların Sarılık İdrarda safra boyalarının kana emilir kandaki safra boyaları idrara geçer ve idrarın rengi koyu kırmızıya göz akı ve derisi de sarımsı Böbrek taşları İdrarda oksalat, ürat, fosfat eriyik halde yollarında bir iltihap yara ,tıkanma olursa bunlar çökelerek böbrek taşlarını taşları da böbrek kanamalarına ve şiddetli ağrılara sebep idrar çıkması Üremi Böbreğin yeterince üre süzememesi, durumunda kandaki üre miktarının artması ile YARDIMCI ORGANLAR1. Akciğer CO2 ve az H2O Ter bezleri Su üre ,ürik asit , tuz Karaciğer Reaksiyonlar sonucunda oluşan zehirli atıkları safra kanalı yolu ile ince bağırsağa oradan da dışarı Solungaçlar Balıklarda solungaç yüzeyinden NH3 gibi azotlu artıklar ve fazla tuz atılır İnternetteki Kaynaklardan Yararlanılarak Derlenmiştir.
BİTKİNİN ÇİÇEKLİ BİR BİTKİ OLMASI İÇİN TAŞIDIĞI ÖZELLİKLER 2010 YGS CANLININ AYNI TÜR OLDUĞUNU SÖYLEYEBİLMEK İÇİN GEREKEN KOŞULLAR 2010 YGS İSİMLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI, YAKIN TÜRLER 2013 LYS,1992 ÖSS İLE ALEM ARASINDAKİ BİREY SAYISI VE ORTAK ÖZELLİK DURUMU2012 LYS VE SOĞUK KANLI HAYVANLARIN ORTAM SICAKLIĞI İLE İLİŞKİSİ, GRAFİK 2010 LYS BULUNAN FAKAT SÜRÜNGENLERDE BULUNMAYAN ÖZELLLİK 2009 ÖSS FEN-1 DIŞARI AÇILMAYAN SİSTEM 2007 ÖSS FEN-1 SINIFLANDIRMA BASAMAKLARI 2007 ÖSS FEN-1 VE KROMOZOM SAYISI,TABLO 2007 ÖSS FEN-1 VE BÖCEKÇİL OLMAYAN BİTKİ KARŞILAŞTIRILMASI 2004 ÖSS 1989 ÖSS, 1989 ÖSS,1985 ÖSS TÜRLER, TABLO 1997 ÖSS, 1988 ÖYS BASAMAK AYIRMADA KULLLANILAN ÖZELLİKLER 1993 ÖSS HÜCRELİDEN ÇOK HÜCRELİYE GEÇİŞTE KARŞILAŞILAN SORUNLAR 1983 ÖSS ÖZELLİKLERİ1995 ÖYS YILLIK BİTKİLERDE HALKA OLUŞUMU 1991 ÖYS GELİŞİM ÖZELLİKLERİ VE BASAMAKLAR 1990 ÖYS SİSTEMİ GELİŞMEYEN PARAZİT CANLILAR 1990 ÖYS GÖVDESİ ENİNE KESİTİ 1990 ÖYS AÇIKLIKLI CANLILAR 1989 ÖYS HAYVANLARDA SOLUNUM SİSTEMİ 1989 ÖYS ÖZELLİKLERİ 1988 ÖYS TENYASININ YAŞAM YERLERİ 1988 ÖYS VÜCUT YAPISI 1987 ÖYS KUŞ VE MEMELİLERİN ORTAK ÖZELLİKLERİ 1987 ÖYS VE OMURGALI HAYVANLARIN FARKLI ÖZELLİKLERİ 1986 ÖYS BİTKİLERİNİN TİPİK ÖZELLİĞİ 1986 ÖYS YAŞAMINA UYUM SAĞLAMIŞ HAYVANLARIN ORTAK ÖZELLİKLERİ 1986 ÖYS VE KURBAĞALARIN FARKLI ÖZELLİKLERİ 1981 ÖYS
KUŞLARIN VE MEMELİLERİN EVRİMİ SENARYODUR Gözlerin ve kanatların ortak özelliği ancak bütünüyle gelişmiş bulundukları takdirde vazifelerini yerine getirebilmeleridir. Başka bir deyişle, eksik gözle görülmez, yarım kanatla uçulmaz. Bu organların nasıl oluştuğu doğanın henüz iyi aydınlanmamış sırlarından birisi olarak kalmıştır. Engin Korur Evrim teorisine göre hayat suda evrimleştikten sonra amfibiyenlerle karaya taşınmıştır. Amfibiyenlerin bir kısmı da yine teoriye göre sürüngenlere dönüşüp tam bir kara hayvanı haline gelmiştir. Böyle bir dönüşümün fizyolojik ve anatomik yönden imkansız olduğunu, örneğin su içinde gelişen amfibiyen yumurtasının, kuru ortamda gelişen sürüngen yumurtasına evrimleşmesinin mümkün olmadığını gösteren çok sayıda delil vardır. Fosillere baktığımızda ise, zaten böyle bir dönüşümün yaşanmadığını görürüz Sürüngenler, amfibiyenler ile aralarında hiçbir ilişki olmadan, hiçbir “ataları” bulunmadan yeryüzüne çıkmış canlılardır. Omurgalı paleontolojisi konusunda otorite sayılan evrimci Robert Carroll “en erken sürüngenlerin, tüm amfibiyenlerden çok farklı olduklarını ve atalarının hala belirlenemediğini” kabul etmek zorunda kalır. Robert L. Carroll, Vertebrate Paleontology and Evolution, New York W. H. Freeman and Co., 1988, s. 198. KUŞLARA ÖZEL AKCİĞERLER Kuşlar, sözde ataları olan sürüngenlerden çok farklı bir anatomiye sahiptirler. Kuş akciğerleri, kara canlılarının akciğerlerine tamamen ters biçimde işler. Kara canlıları havayı aynı nefes borusundan alır ve verirler. Kuşlarda ise hava akciğere ön taraftan girerken arka taraftan dışarı verilir. Uçuş sırasında yüksek miktarda oksijene ihtiyaç duyan kuşlar için böyle özel bir “tasarım” yapılmıştır. Bu yapının sürüngen akciğerinden evrimleşerek ortaya çıkması ise imkansızdır, çünkü iki farklı akciğer yapısı arasındaki “ara” bir yapıyla nefes alınamaz. Ancak evrim masalının imkansız senaryoları bununla da bitmez. Bir de karaya çıkmış olan bu canlıları “uçurmak” gerekmektedir! Evrimciler, kuşların bir şekilde evrimleşmiş olmaları gerektiğine inandıkları için, bu canlıların sürüngenlerden geldiklerini iddia ederler. Oysa, kara canlılarından tamamen farklı bir yapıya sahip olan kuşların hiçbir vücut mekanizması kademeli evrim modeli ile açıklanabilir durumda değildir. Herşeyden önce kuşu kuş yapan en önemli özellik, yani kanatlar, evrim için çok büyük bir çıkmazdır. 4Kanatların kusursuz yapısının nasıl olup da birbirini izleyen tesadüfi mutasyonlar sonucunda meydana geldiği sorusu tümüyle cevapsızdır. Bir sürüngenin ön ayaklarının, genlerinde meydana gelen bir bozulma mutasyon sonucunda nasıl kusursuz bir kanada dönüşeceği asla açıklanamamaktadır. Ayrıca, bir kara canlısının kuşlara dönüşebilmesi için sadece kanatlarının olması da yeterli değildir. Kara canlısı, kuşların uçmak için kullandıkları diğer birçok yapısal mekanizmadan yoksundur. Örneğin, kuşların kemikleri kara canlılarına göre çok daha hafiftir. Akciğerleri çok daha farklı bir yapı ve işleve sahiptir. Değişik bir kas ve iskelet yapısına sahiptirler ve çok daha özelleşmiş bir kalp-dolaşım sistemleri vardır. Bu mekanizmalar, yavaş yavaş, “birikerek” oluşamazlar. Kara canlılarının kuşlara dönüştüğü teorisi bu nedenle tamamen bir safsatadır. Bunların ardından bir soru daha akla gelir Tüm bu bilim dışı hikayeyi doğru saysak bile, bu hikayeyi doğrulaması gereken çok sayıda “tek kanatlı”, “yarım kanatlı” fosil neden “aksi gibi” bir türlü bulunamamaktadır? HAYALİ ARA FORM ARCHAEOPTERYX Evrimciler, “tek kanatlı”, “yarım kanatlı” fosillerin neden bulunamadığı sorusu karşısında özellikle bir canlıdan söz ederler. Bu, hala ısrarla savundukları az sayıdaki ara geçiş formu iddialarından en bilineni olan Archæopteryx isimli fosil kuştur. Evrimcilere göre günümüz kuşlarının atası olan Archæopteryx, 150 milyon yıl önce yaşamıştı. Teoriye göre Velociraptor veya Dromeosaur ismi verilen küçük yapılı dinozorların bir kısmı, evrim geçirerek kanatlanmışlar ve uçmaya başlamışlardı. Archæopteryx, dinozor atalarından ayrılan ve yeni yeni uçmaya başlayan ilk canlıydı. Bu hikaye, hemen her evrimci yayında anlatılır. Oysa Archæopteryx’in fosilleri üzerinde yapılan son incelemeler, bu canlının kesinlikle bir ara geçiş formu olmadığını, sadece günümüz kuşlarından biraz daha farklı özelliklere sahip, soyu tükenmiş bir kuş türü olduğunu göstermektedir. Archæopteryx’in iyi uçamayan bir “yarı-kuş” olduğu tezi yakın zamana kadar evrimci çevrelerde çok daha fazla sıklıkla dile getirilmekteydi. Bu canlının “sternum”unun yani göğüs kemiğinin olmaması canlının uçamayacağının en önemli kanıtı olarak gösterilmekteydi. Göğüs kemiği, uçmak için gerekli olan kasların tutunduğu göğüs kafesinin altında bulunan bir kemiktir. Günümüzde uçabilen veya uçamayan tüm kuşlarda, hatta kuşlardan çok ayrı bir familyaya ait olan uçabilen memeli yarasalarda bile bu göğüs kemiği vardır. Ancak 1992 yılında bulunan yedinci Archæopteryx fosili evrimci çevreler arasında çok büyük şaşkınlık uyandırdı. Zira bu son bulunan Archæopteryx fosilinde evrimcilerin çok uzun zamandır yok saydıkları göğüs kemiği vardı. Nature dergisinde bu yeni bulunan fosil şöyle anlatılıyordu Son bulunan yedinci Archæopteryx fosili, uzun zamandır varlığından şüphe edilen, ama hiçbir zaman ispatlanamayan bir dikdörtgensel göğüs kemiğinin varlığına işaret ediyor. Bu canlının uzun mesafelerde uçuş yeteneği hala spekülasyona dayalı, ama göğüs kemiğinin varlığı güçlü uçuş kaslarının olduğunu gösteriyor. Bu bulgu, Archæopteryx’in tam uçamayan bir yarı-kuş olduğu yönündeki iddiaların en temel dayanağını geçersiz kıldı. Öte yandan, Archæopteryx’in gerçek anlamda uçabilen bir kuş olduğunun en önemli kanıtlarından bir tanesi de hayvanın tüylerinin yapısı oldu. Archæopteryx’in günümüz kuşlarınınkinden farksız olan asimetrik tüy yapısı, canlının mükemmel olarak uçabildiğini gösteriyordu. Ünlü paleontolog Carl O. Dunbar’ın belirttiği gibi, “tüylerinden dolayı bu yaratık tam bir kuş özelliği gösteriyordu”. Archæopteryx’in tüylerinin ortaya çıkarmış olduğu bir başka gerçek, bu canlının sıcakkanlı oluşuydu. Bilindiği gibi sürüngenler ve dinozorlar soğukkanlı, yani vücut ısılarını kendileri üretmeyen, çevrenin vücut ısılarını etkilediği canlılardır. Kuşlarda bulunan tüylerin en önemli fonksiyonlarından bir tanesi ise, vücut ısısını korumalarıdır. Archæopteryx’in tüylü olması, bunun dinozorların aksine sıcakkanlı olduğunu, yani vücut ısısını korumaya ihtiyacı olan gerçek bir kuş olduğunu gösteriyordu. Evrimcilerin Geçersiz İddiaları Archæopteryx’in Dişleri ve Pençeleri Evrimcilerin, Archæopteryx’i ara geçiş formu olarak gösterirken dayandıkları en önemli iki nokta ise, bu hayvanın kanatlarının üzerindeki pençeleri ve ağzındaki dişleridir. Archæopteryx’in kanatlarında pençeleri ve ağzında dişleri olduğu doğrudur, ancak bu özellikleri canlının sürüngenlerle herhangi bir şekilde bir ilgisi olduğunu göstermez. Zira günümüzde yaşayan iki tür kuşta, Taouraco ve Hoatzin’de de dallara tutunmaya yarayan pençeler bulunmaktadır. Ve bu canlılar, hiçbir sürüngen özelliği taşımayan, tam birer kuşturlar. Dolayısıyla Archæopteryx’in kanatlarında pençeleri olduğu ve bu sebeple de bir ara form olduğu yolundaki iddia geçersizdir. Archæopteryx’in ağzındaki dişleri de yine canlıyı bir ara form kılmaz. Evrimciler bu dişlerin bir sürüngen özelliği olduğunu söyleyerek kasıtlı bir aldatmaca yapmaktadırlar. Oysa dişler sürüngenlerin tipik bir özelliği değildir. Günümüzde bazı sürüngenlerin dişleri varken bazılarının yoktur. Daha da önemli olan nokta, dişli kuşların Archæopteryx’le sınırlı olmamasıdır. Günümüzde dişli kuşların artık yaşamadıkları bir gerçektir, ancak fosil kayıtlarına baktığımız zaman gerek Archæopteryx ile aynı dönemde gerekse daha sonra, hatta günümüze oldukça yakın tarihlere kadar “dişli kuşlar” olarak isimlendirilebilecek ayrı bir kuş grubunun yaşamını sürdürdüğünü görürüz. İşin en önemli yanı ise, Archæopteryx’in ve diğer dişli kuşların diş yapılarının, bu kuşların sözde evrimsel ataları olan dinozorların diş yapılarından çok farklı olmasıdır. Martin, Stewart ve Whetstone gibi ünlü kuşbilimcilerin yaptığı ölçümlere göre, Archæopteryx’in ve diğer dişli kuşların dişlerinin üstü düzdür ve geniş kökleri vardır. Oysa bu kuşların atası olduğu iddia edilen theropod dinozorlarının dişlerinin üstü testere gibi çıkıntılıdır ve kökleri de Aynı araştırmacılar, aynı zamanda Archæopteryx ile onun sözde ataları olan dinozorların bilek kemiklerini karşılaştırmışlar ve arada hiçbir benzerlik olmadığını ortaya Archæopteryx’in dinozorlardan evrimleştiğini iddia eden en önde gelen otorite olan John Ostrom’un, bu canlı ile dinozorlar arasında öne sürdüğü bazı “benzerlik”lerin ise gerçekte birer yanlış yorum olduğu Tarsitano, Hecht ve A. D. Walker gibi anatomistlerin çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır. Tüm bunlar, Archæopteryx’in bir ara geçiş formu olmadığını; sadece “dişli kuşlar” olarak isimlendirilebilecek ayrı bir sınıflandırmaya ait olduğunu gösterir. Archæopteryx ve Diğer Eski Kuş Fosilleri Evrimciler on yıllardır Archæopteryx’i kuşların evrimi senaryosunun en büyük delili olarak gösterirken, son dönemlerde bulunan bazı fosiller bu senaryonun geçersizliğini başka yönlerden ortaya koydular. 1995 yılında Çin’de Omurgalılar Paleontolojisi Enstitüsü’nde araştırmalar yapan Lianhai Hou ve Zhonghe Zhou adlı iki paleontolog, Confuciusornis olarak isimlendirdikleri yeni bir fosil kuş keşfettiler. Archæopteryx ile aynı yaştaki yaklaşık 140 milyon yıllık bu kuşun dişleri yoktu, gagası ve tüyleri ise günümüz kuşlarıyla aynı özellikleri göstermekteydi. İskelet yapısı da modern kuşlarla aynı olan bu kuşun kanatlarında, Archæopteryx’te olduğu gibi pençeler vardı. Kuyruk tüylerine destek olan “pygostyle” isimli yapı bu kuşta da görülüyordu. Kısacası, evrimciler tarafından tüm kuşların en eski atası sayılan ve yarı-sürüngen kabul edilen Archæopteryx’le aynı yaşta olan bu canlı, günümüz kuşlarına çok benziyordu. Bu gerçek, Archæopteryx’in bütün kuşların ilkel atası olduğu yönündeki evrimci tezleri de çürütüyordu doğal olarak. Confuciusornis isimli kuş Archaeopteryx ile aynı yaştadır. Çin’de Kasım 1996′da bulunan bir başka fosil, ortalığı daha da karıştırdı. 130 milyon yıl yaşındaki Liaoningornis isimli bu kuşun varlığı Hou, Martin ve Alan Feduccia tarafından Science dergisinde yayınlanan bir makaleyle duyuruldu. Liaoningornis, günümüz kuşlarında bulunan uçuş kaslarının tutunduğu göğüs kemiğine sahipti. Diğer yönleriyle de bu canlı günümüz kuşlarından farksızdı. Tek farkı, ağzında dişlerinin olmasıydı. Bu durum, dişli kuşların, hiç de evrimcilerin iddia ettiği gibi ilkel bir yapıya sahip olmadıklarını Alan Feduccia, Discover dergisinde yayınlanan yorumunda, Liaoningornis’in, kuşların kökeninin dinozorlar olduğu iddiasını geçersiz kıldığını rchæopteryx’le ilgili evrimci iddiaları çürüten bir başka fosil ise Eoalulavis oldu. Archæopteryx’ten 30 milyon yıl daha genç yani 120 milyon yıl yaşında olduğu söylenen Eoalulavis’in kanat yapısının aynısı, günümüzdeki bazı uçan kuşlarda görülüyordu. Bu da 120 milyon yıl önce, günümüzdeki kuşlardan birçok yönden farksız canlıların göklerde uçmakta olduklarını ispatlıyordu. Böylece Archæopteryx ve diğer arkaik kuşların birer ara geçiş formu olmadıkları kesin bir biçimde ispatlanmış oldu. Fosiller, farklı kuş türlerinin birbirlerinden evrimleştiklerini göstermiyorlardı. Aksine, günümüz kuşlarının ve Archæopteryx benzeri bazı özgün kuş türlerinin beraberce yaşadıklarını ispatlıyorlardı. Bu kuşların bazılarının, örneğin Confuciusornis veya Archæopteryx’in soyları tükenmiş, günümüze ancak az sayıdaki kuş gelebilmişti. Kısacası Archæopteryx’in birtakım özgün özellikleri, bu canlının bir “ara form” olduğunu göstermemektedir. Nitekim bugün evrim teorisinin ünlü savunucularından Harvard paleontologları Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge de, Archæopteryx’in farklı özellikleri bünyesinde barındıran bir “mozayik” canlı olduğunu, ama asla bir ara form sayılamayacağını kabul etmektedirler. S. J. Gould & N. Eldredge, Paleobiology, Vol 3, 1977, s. 147. Prof. Alan Feduccia Öte yandan “zamanlama uyumsuzluğu” da, Archaeopteryx hakkındaki evrimci iddialara öldürücü bir darbe indirmektedir. Amerikalı biyolog Jonathan Wells de Icons of Evolution Evrimin İkonaları adlı kitabında, Archaeopteryx’in evrim adına adeta bir “ikona” kutsal sembol haline getirildiğini, oysa delillerin bu canlının “kuşların ilkel atası” olmadığını açıkca gösterdiğini vurgular. Wells’e göre bunun göstergelerinden biri, Archaeopteryx’in atası olarak gösterilen theropod iki ayaklı dinozorların, aslında Archaeopteryx’ten daha genç olmalarıdır Yerde koşan koşan iki ayaklı dinozorlar, Archaeopteryx’in teorik atalarından beklenebilecek bazı özelliklere sahiptirler, ama fosil kayıtlarında Archaeopteryx’ten daha sonra ortaya çıkarlar. Jonathan Wells, Icons of Evolution, Regnery Publishing, 2000, s, 117 Hayali Kuş-Dinozor Bağlantısı Archæopteryx’i ara form olarak göstermeye çalışan evrimcilerin iddiası, başta da belirttiğimiz gibi kuşların dinozorlardan evrimleştiğidir. Oysa dünyanın en önde gelen kuşbilimcilerinden biri olan Kuzey Carolina Üniversitesi profesörü Alan Feduccia, bir evrimci olmasına karşılık, kuşların dinozorlarla akraba olduğu teorisine kesinlikle karşı çıkmaktadır. Feduccia, şöyle der 25 sene boyunca kuşların kafataslarını inceledim ve dinozorlarla aralarında hiçbir benzerlik görmüyorum. Kuşların dört ayaklılardan evrimleştiği teorisi paleontoloji alanında 20. yüzyılın en büyük utancı olacaktır. Pat Shipman, “Birds Do It… Did Dinosaurs?”, s. 28 Kansas Üniversitesi’nde eski kuşlar üzerinde uzman olan Larry Martin de kuşların dinozorlarla aynı soydan geldiği teorisine karşı çıkmaktadır. Martin, evrimin bu konuda içine düştüğü çelişkiden söz ederken, “doğrusunu söylemek gerekirse, eğer dinozorlarla kuşların aynı kökenden geldiklerini savunuyor olsaydım, bunun hakkında her kalkıp konuşmak zorunda oluşumda utanıyor olacaktım” Pat Shipman, “Birds Do It… Did Dinosaurs?”, s. 28. demektedir. Kısacası, yegane temelini Archæopteryx’e dayandırmaya çalışan “kuşların evrimi” senaryosu, sadece ve sadece evrimcilerin önkabullerinin ve hayal güçlerinin bir ürünüdür. SİNEKLERİN KÖKENİ NEDİR? Evrim senaryolarından bir örnek Sinek yakalamaya çalışırken aniden kanatlanan dinozorlar! Evrimciler, dinozorların kuşlara dönüştüğünü iddia ederken, sinek avlamak için önayaklarını birbirine çırpan bazı dinozorların resimde görüldüğü gibi “kanatlanıp havalandıklarını” öne sürerler. Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, sadece hayal gücünün bir ürünü olan bu teori, aynı zamanda çok basit bir mantık çelişkisi de içermektedir. Çünkü evrimcilerin burada uçuşun kökenini açıklamak için gösterdiği örnek, yani sinek, zaten mükemmel bir uçma yeteneğine sahiptir. İnsan saniyede 10 kere bile kolunu açıp kapayamazken, ortalama bir sinek, saniyede 500 kez kanat çırpma yeteneğine sahiptir. Üstelik her iki kanadını eşzamanlı olarak çırpar. Eğer kanatların titreşimi arasında en ufak bir uyumsuzluk olsa sinek dengesini yitirecektir, ama hiçbir zaman böyle bir uyumsuzluk olmaz. Evrimciler ise, sineğin bu mükemmel uçuş yeteneğinin nasıl ortaya çıktığını açıklamaları gerekirken, sineği çok daha hantal bir varlığın yani sürüngenin uçuşunun nedeni olarak gösteren hayali senaryolar üretmektedirler. Oysa sadece sinekteki üstün yaratılış bile evrimin iddiasını geçersiz kılar. İngiliz biyolog Wootton Robin, “Sinek Kanatlarının Mekanik Tasarımı” başlıklı bir makalede şöyle yazar “Sinek kanatlarının işleyişini öğrendikçe, sahip oldukları tasarımın ne denli hassas ve kusursuz olduğunu daha iyi anlıyoruz… Son derece elastik özelliklere sahip parçalar, havanın en iyi biçimde kullanılabilmesi için, gerekli kuvvetler karşısında gerekli esnekliği gösterecek biçimde hassasiyetle biraraya getirilmişlerdir. Sinek kanatlarıyla boy ölçüşebilecek teknolojik bir yapı yok gibidir.”1 Öte yandan, sineklerin hayali evrimine delil oluşturabilecek tek bir fosil bile yoktur. Ünlü Fransız zoolog Grassé “böceklerin kökeni konusunda tam bir karanlık içindeyiz” derken bunu itiraf 1 J. Robin Wootton, “The Mechanical Design of Insect Wings”, Scientific American, Cilt 263, Kasım 1990, s. 120. 2 Pierre-P Grassé, Evolution of Living Organisms, New York Academic Press, 1977, s. 30. MEMELİLERİN KÖKENİ Evrim teorisi, daha önce de belirttiğimiz gibi, denizden evrimleşerek çıkan hayali birtakım canlıların sürüngenlere dönüştüğünü, kuşların da sürüngenlerin evrimleşmesiyle oluştuğunu iddia eder. Aynı senaryoya göre sürüngenler yalnızca kuşların değil, aynı zamanda memelilerin de atasıdırlar. Oysa vücutları pullarla kaplı, soğukkanlı ve yumurtlayarak çoğalan sürüngenler ile, vücutları tüylü, sıcakkanlı ve doğurarak çoğalan memeliler arasında çok büyük yapısal uçurumlar vardır. Bu uçurumların bir örneği, sürüngenlerin ve memelilerin çene yapılarıdır. Memelilerde alt çenede tek bir kemik vardır ve dişler bu kemiğin üzerine oturur. Sürüngenlerde ise alt çenenin her iki yanında üçer tane küçük kemik bulunur. Bir başka temel farklılık, tüm memelilerin orta kulaklarında üç tane kemik örs, üzengi ve çekiç kemikleri bulunmasıdır; buna karşılık tüm sürüngenlerde orta kulakta tek bir kemik yer alır. Evrimciler, sürüngen çenesinin ve sürüngen kulağının aşamalı olarak memeli çenesine ve kulağına dönüştüğünü iddia ederler. Bunun nasıl gerçekleştiği sorusu elbette cevapsızdır. Özellikle tek kemikten oluşan bir kulağın üç kemikli hale nasıl dönüştüğü ve işitme duyusunun bu sırada nasıl devam ettiği, asla cevaplanamayan bir sorudur. Nitekim sürüngenlerle memelileri birbirine bağlayabilecek tek bir ara form fosili dahi bulunamamıştır. Bu yüzden evrimci paleontolog Roger Lewin, “ilk memeliye nasıl geçildiği hala bir sırdır” demek zorunda kalır. Roger Lewin, “Bones of Mammals, Ancestors Fleshed Out”, Science, cilt 212, 26 Haziran 1981, s. 1492. 20. yüzyılın en büyük evrim otoritelerinden ve Neo-Darwinist teorinin kurucularından biri olan George Gaylord Simpson ise, evrimciler açısından çok şaşırtıcı olan bu gerçeği şöyle ifade eder Dünya üzerindeki yaşamın en kafa karıştırıcı olayı, Mezozoik Çağı’nın, yani sürüngenler devrinin, memeliler devrine aniden değişmesidir. Sanki bütün başrol oyunculuğunun çok sayıda ve türdeki sürüngenler tarafından üstlenildiği bir oyunun perdesi bir anda indirilmiştir. Perde yeniden açıldığında ise, bu kez başrolünde memelilerin yer aldığı ve sürüngenlerin bir kenara itildiği yepyeni bir devir başlamıştır. Ortaya çıkan memelilerin bir önceki devire ait izleri ise yok gibidir. George Gaylord Simpson, Life Before Man, New York Time-Life Books, 1972, s. 42. Dahası, aniden ortaya çıkan memeliler birbirlerinden çok farklıdırlar. Yarasa, at, fare ve balina gibi son derece farklı canlıların hepsi memelidir ve aynı jeolojik dönemde ortaya çıkmışlardır. Bu canlıların aralarında evrimsel bir bağ kurmak, en geniş hayal gücü içinde bile imkansızdır. Evrimci zoolog Eric Lombard, Evolution Evrim adlı dergide şöyle yazar Memeliler sınıfı içinde evrimsel akrabalık ilişkileri filogenetik bağlar kurmak için bilgi arayanlar, hayalkırıklığına uğrayacaktır. Eric Lombard, “Review of Evolutionary Principles of the Mammalian Middle Ear, Gerald Fleischer”, Evolution, Cilt 33, Aralık 1979, s. 1230. Tüm bunlar göstermektedir ki, canlılar yeryüzünde her zaman için arkalarında hiçbir evrimsel süreç olmadan, aniden ve kusursuz bir biçimde ortaya çıkmışlardır. Bu, yaratılmış olduklarının çok somut bir ispatıdır. Evrimciler ise, canlı türlerinin yeryüzünde belirli bir sıra ile ortaya çıkmış olmalarını, evrimleşmiş olduklarının göstergesi gibi yorumlamaya çalışırlar. Oysa canlıların yeryüzündeki ortaya çıkış sıralamaları, ortada hiçbir evrim olmadığına göre, “yaratılışın sıralaması”dır. Fosiller, yeryüzünün, üstün ve kusursuz bir yaratılışla, önce denizlerde sonra da karada yaşayan canlılarla doldurulduğunu ve bütün bunların ardından da insanoğlunun var edildiğini göstermektedir. İnsanoğlunun yeryüzünde hayata başlaması da -büyük bir kitle telkiniyle kabul ettirilmeye çalışılan “maymun insan” masalının aksine- bir anda ve eksiksiz bir biçimde olmuştur. ATIN EVRİMİ SENARYOSU Yakın bir zamana kadar, evrim teorisine kanıt olarak gösterilen fosil sıralamalarının en başında, atın sözde evrimine ait olduğu öne sürülen hayali bir sıralama gelmekteydi. Oysa bugün pek çok evrimci, atın evrimi senaryosunun geçersizliğini açıkça kabul eder. Kasım 1980′de Chicago Doğa Tarihi Müzesi’nde 150 evrimcinin katıldığı, dört gün süren ve kademeli evrim teorisinin sorunlarının ele alındığı bir toplantıda söz alan evrimci Boyce Rensberger, atın evrimi senaryosunun fosil kayıtlarında hiçbir dayanağı olmadığını ve atın kademeli evrimleşmesi gibi bir sürecin hiç yaşanmadığını şöyle anlatmıştır Yaklaşık 50 milyon yıl önce yaşamış dört tırnaklı, tilki büyüklüğündeki canlılardan bugünün daha büyük tek tırnaklı atına bir dizi kademeli değişim olduğunu öne süren ünlü atın evrimi örneğinin geçersiz olduğu uzun zamandır bilinmektedir. Kademeli değişim yerine, her türün fosilleri bütünüyle farklı olarak ortaya çıkmakta, değişmeden kalmakta, sonra da soyu tükenmektedir. Ara formlar bilinmemektedir. Rensberger, dürüst bir tutumla atın evrimi senaryosundaki bu önemli açmazı dile getirirken aslında tüm teorinin fosil kayıtlarındaki en büyük çıkmazını, “ara-geçiş formları çıkmazı”nı gündeme getirmiştir. Atın evrimi şemalarının sergilendiği “İngiltere Doğa Tarihi Müzesi”nin yöneticilerinden ünlü evrimci paleontolog Colin Patterson da, hala müzenin alt katında duran bu sergi hakkında şunları söyler Hayatın doğası hakkında her biri birbirinden hayali bir sürü kötü hikaye vardır. Bunun en ünlü örneğiyse, belki 50 yıl önce hazırlanmış olan ve hala alt katta duran atın evrimi sergisidir. Atın evrimi, birbirini izleyen yüzlerce bilimsel kaynak tarafından büyük bir gerçek gibi sunulmuştur. Ancak şimdi, bu tip iddiaları ortaya atan kişilerin yaptıkları tahminlerin, yalnızca spekülasyon olduklarını düşünüyorum. Colin Patterson, Harper’s, Şubat 1984, s. 60. Peki “atın evrimi” senaryosunun dayanağı nedir? Bu senaryo, Hindistan, Güney Amerika, Kuzey Amerika ve Avrupa’da değişik zamanlarda yaşamış, farklı tür canlılara ait fosillerin evrimcilerin hayal güçleri doğrultusunda küçükten büyüğe doğru dizilmesiyle oluşturulan düzmece şemalarla ortaya atılmıştır. Değişik araştırmacıların öne sürdükleri 20′den fazla değişik atın evrimi şeması vardır. Hepsi de birbirinden farklı olan bu soy ağaçları hakkında evrimciler arasında da görüş birliği yoktur. Bu sıralamalardaki tek ortak nokta, 55 milyon yıl önceki Eosen Devri’nde yaşamış “Eohippus” Hyracotherium adlı köpek benzeri bir canlının atın ilk atası olduğuna inanılmasıdır. Oysa atın milyonlarca yıl önce yok olmuş atası olarak sunulan Eohippus, halen Afrika’da yaşayan ve atla hiçbir ilgisi ve benzerliği olmayan “Hyrax” isimli hayvanın aynısıdır. Atın evrimi iddiasının tutarsızlığı, her geçen gün ortaya çıkan yeni fosil bulgularıyla daha açık olarak anlaşılmaktadır. Eohippus ile aynı katmanda, günümüzde yaşayan at cinslerinin de Equus Nevadensis ve Equus Occidentalis fosillerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Bu, modern at ile onun sözde atasının aynı zamanda yaşadığını göstermektedir ki, atın evrimi diye bir sürecin hiçbir zaman yaşanmadığının en açık kanıtıdır. Evrimci yazar Gordon R. Taylor, Darwinizm’in açıklayamadığı konuları ele alan The Great Evolution Mystery adlı kitabında at serileri hikayesinin aslını şöyle anlatır Bir müzede bulunan bu at serisi diğerleri gibi değişik devirlerde değişik coğrafyalarda yaşamış çeşitli hayvanların taraflı bir bakış açısıyla, keyfi olarak birbiri ardına dizilmesiyle oluşturulur. Atın evrimi senaryosunun fosil kayıtlarında hiçbir dayanağı yoktur. Darwinizm’in belki de en ciddi zaafiyeti, paleontologların, büyük evrimsel değişiklikleri gösterecek olan akrabalık ilişkilerini ve canlı sıralamalarını ortaya koyamamalarıdır… At serisi genellikle bu konuda çözüme kavuşturulmuş olan yegane örnek gibi gösterilir. Ama gerçek şudur ki, Eohippus’tan Equus’a kadar uzanan sıralama çok tutarsızdır. Bu sıralamanın, giderek artan bir vücut büyüklüğünü gösterdiği iddia edilir, ama aslında sıralamanın ileriki aşamalarına konan canlıların bazıları sıralamanın en başında yer alan Eohippus’tan daha büyük değil, daha küçüktürler. Farklı kaynaklardan gelen türlerin bir araya getirilip ikna edici bir görüntüye sahip olan bir sıralamada arka arkaya dizilmeleri mümkündür, ama tarihte gerçekten bu sıralama çinde birbirlerine izlediklerini gösteren hiçbir kanıt yoktur. Gordon Rattray Taylor, The Great Evolution Mystery, London Sphere Books, 1984, s. 230 Tüm bu gerçekler, evrimin en sağlam delillerinden birisi gibi sunulan atın evrimi şemalarının, hiçbir geçerliliğe sahip olmayan hayali sıralamalar olduklarını ortaya koymuştur. Bu durum, evrim teorisinin ne derece elle tutulur, ciddiye alınacak bir teori olduğunu göstermesi ve savunucularının amaç ve yöntemlerini gözler önüne sermesi açısından oldukça önemlidir.
Kuşların ve memelilerin ortak sahip oldukları anatomik ve fizyolojik özellikler omuriliğe ve omurgalı sütuna, dört odacıklı kalplere ve sıcak kanlılığa sahiptir. gençlerini yetiştirmek için zaman ve enerji, enerjik ve aktif tüketicilerdir. Hem kuşlar hem de memeliler uçuyor, tamamen karasal ve amfibi üyelere sahipler, ancak memeliler daha geniş bir yaşam tarzına sahipler. Kuşlar ve memeliler, Dünya üzerindeki sıcak kanlı hayvanların iki ana grubudur; ancak, ton balığı gibi birkaç balık, sıcaklıklarını dahili olarak düzenleyebilmektedir. Köstebek fareleri gibi birkaç memeli türü, sıcaklıklarını düzenleme konusunda çok az yeteneklidir, ancak bunlar memeli türlerinin azınlığıdır. Hem memeliler hem de kuşlar sürüngenlerden evrimleşmiş olsa da, çoğu bilim adamı kuşların dinozorlardan geldiğine inanırken, memeliler daha önceki sürüngenlerden geliyordu. Kuşlar ve memelilerin hepsinde ortak olan, ancak, birbirleriyle yakından ilişkili değil ve pek çok farklılıkları var. Memeliler iyi gelişmiş dişlere sahipken, kuşların hiç dişleri yoktur, onların yerine hafif gagalarını geliştirmiştir. Kuşların kırmızı kan hücreleri çekirdeğe sahipken, memeliler çekirdeği olmayan kırmızı kan hücrelerine sahiptir. Memeliler genellikle genç yaşayıp süt beslemek için doğurur, kuşlar da yumurtalarını bırakır ve genç besin maddelerini doğrudan beslemeleri gerekir.
Evrim teorisine göre hayat suda evrimleştikten sonra amfibilerle karaya taşınmıştır. Amfibilerin bir kısmı da yine teoriye göre sürüngenlere dönüşüp tam bir kara hayvanı haline gelmiştir. Böyle bir dönüşümün fizyolojik ve anatomik yönden imkansız olduğunu, örneğin su içinde gelişen amfibi yumurtasının, kuru ortamda gelişen sürüngen yumurtasına evrimleşmesinin mümkün olmadığını gösteren çok sayıda delil vardır. Fosillere baktığımızda ise, zaten böyle bir dönüşümün yaşanmadığını görürüz Evrimci iddiaların aksine, sürüngenler, amfibiler ile aralarında hiçbir ilişki olmadan, hiçbir “ataları” bulunmadan yeryüzüne çıkmış canlılardır. Ancak evrim masalının imkansız senaryoları bununla da bitmez. Bir de karaya çıkmış olan bu canlıları “uçurmak” gerekmektedir! Evrimciler, kuşların bir şekilde evrimleşmiş olmaları gerektiğine inandıkları için, bu canlıların sürüngenlerden geldiklerini iddia ederler. Oysa, kara canlılarından tamamen farklı bir yapıya sahip olan kuşların hiçbir vücut mekanizması kademeli evrim modeli ile açıklanamaz. Her şeyden önce kuşu kuş yapan en önemli özellik, yani kanatlar, evrim için büyük bir çıkmazdır. Türk evrimcilerden Engin Korur, kanatların evrimleşmesinin imkansızlığını şöyle itiraf eder Gözlerin ve kanatların ortak özelliği ancak bütünüyle gelişmiş bulundukları takdirde vazifelerini yerine getirebilmeleridir. Başka bir deyişle, eksik gözle görülmez, yarım kanatla uçulmaz. Bu organların nasıl oluştuğu doğanın henüz iyi aydınlanmamış sırlarından birisi olarak Kuşlara Özel Akciğer Kuşlar, sözde ataları olarak gösterilmeye çalışılan sürüngenlerden çok farklı bir anatomiye sahiptirler. Kuş akciğerleri, kara canlılarının akciğerlerine tamamen ters biçimde işler. Kara canlıları havayı aynı nefes borusundan alır ve verirler. Kuşlarda ise hava, akciğere ön taraftan girerken arka taraftan dışarı verilir. Uçuş sırasında yüksek miktarda oksijene ihtiyaç duyan kuşlar için Allah böyle özel bir sistem yaratmıştır. Bu yapının sürüngen akciğerinden evrimleşerek ortaya çıkması ise imkansızdır, çünkü iki farklı akciğer yapısı arasındaki “ara” bir yapıyla nefes alınamaz. A. Omurgalı Akciğeri Alveol Bronşlar B. Kuş Akciğeri Giriş Çıkış Parabronşlar Görüldüğü gibi, kanatların bu kusursuz yapısının nasıl olup da birbirini izleyen tesadüfi mutasyonlar sonucunda meydana geldiği sorusu tümüyle cevapsızdır. Bir sürüngenin ön ayaklarının, genlerinde meydana gelen bir bozulma mutasyon sonucunda nasıl kusursuz bir kanada dönüşeceği asla açıklanamamaktadır. Ayrıca, bir kara canlısının kuşlara dönüşebilmesi için sadece kanatlarının olması da yeterli değildir. Kara canlısı, kuşların uçmak için kullandıkları diğer birçok yapısal mekanizmadan yoksundur. Örneğin, kuşların kemikleri kara canlılarına göre çok daha hafiftir. Akciğerleri çok daha farklı bir yapı ve işleve sahiptir. Değişik bir kas ve iskelet yapısına sahiptirler ve çok daha özelleşmiş bir kalp-dolaşım sistemleri vardır. Bu mekanizmalar, yavaş yavaş, “birikerek” oluşamazlar. Kara canlılarının kuşlara dönüştüğü teorisi bu nedenle tamamen bir safsatadır. Bunların ardından bir soru daha akla gelir Tüm bu bilim dışı hikayeyi doğru saysak bile, bu hikayeyi doğrulaması gereken çok sayıda “tek kanatlı”, “yarım kanatlı” fosil neden bir türlü bulunamamaktadır? Bunun cevabı açıktır Canlılar evrimleşerek meydana gelmemişlerdir. Bir türün diğerine “dönüşümü” gibi bir şey söz konusu olmadığı için de, yarı-sürüngen yarı-kuş canlılar hiçbir zaman var olmamıştır. Canlılar, şu an oldukları halleri ile bir anda, mükemmel sistemleriyle yaratılmışlardır. Fosil kayıtlarının ve diğer bütün bilim dallarının bize gösterdiği gerçek budur. Evrimin Açıklayamadığı Yapı Kuş Tüyleri Kuşların sürüngenlerden evrimleştiğini iddia eden evrim teorisi, bu iki ayrı canlı sınıfı arasındaki dev farkları asla açıklayamamaktadır. Kuşlar; içi boş hafif kemiklerden oluşan iskelet yapıları, kendilerine özgü akciğer sistemleri, sıcakkanlı metabolizmaları gibi özellikleriyle sürüngenlerden çok farklıdırlar. Kuşlarla sürüngenlerin arasına aşılmaz bir uçurum koyan bir başka özellik ise, tamamen kuşlara has bir yapı olan tüylerdir. Sürüngenlerin vücutları pullarla, kuşların vücutları ise tüylerle kaplıdır. Evrimciler sürüngenleri kuşların atası saydıkları için, ister istemez kuş tüylerinin de sürüngen pullarından evrimleştiğini öne sürmek zorunda kalırlar. Oysa pullar ile tüyler arasında hiçbir benzerlik yoktur. Connecticut Üniversitesi’nde fizyoloji ve nörobiyoloji profesörü olan A. H. Brush, bir evrimci olmasına rağmen, “tüyler ve pullar… genetik yapılarından gelişimlerine, morfolojilerinden doku organizasyonlarına kadar her şeyde birbirlerinden farklıdırlar” diyerek bu gerçeği kabul Dahası, Prof. Brush’a göre “kuş tüylerinin protein yapısı da diğer omurgalıların hiçbirinde görülmeyen, tümüyle özgün” bir Bunun yanı sıra, kuş tüylerinin sürüngen pullarından evrimleştiklerini gösterebilecek hiçbir fosil delili de yoktur. Aksine, Prof. Brush’ın ifadesiyle, “tüyler fosil kayıtlarında sadece kuşlara has bir özellik olarak bir anda belirirler”.3 Sürüngenlerde kuş tüylerine köken oluşturabilecek “hiçbir epidermal üst deriye ait yapı ise belirlenememiştir”.4 1996 yılında büyük bir medya propagandası ile gündeme getirilen “Çin’de bulunan tüylü dinozor fosilleri” hikayesinin tümüyle gerçek dışı olduğu, sözü edilen Sinosauropteryx fosilinin gerçekte kuş tüyüne benzer hiçbir yapıya sahip olmadığı ise 1997 yılında yapılan incelemelerle Öte yandan, kuş tüylerinde hiçbir sözde evrimsel süreçle açıklanamayacak kadar kompleks bir yapı vardır. Ünlü kuşbilimci Alan Feduccia, “tüylerin her özelliği aerodinamik fonksiyona sahiptir. Hafiftirler, kaldırma kuvvetleri vardır ve kolaylıkla eski biçimlerine dönebilirler” der. Feduccia, evrim teorisinin çaresizliğini ise şöyle kabul eder “Uçmak için böylesine tasarlanmış bir organın, nasıl olup da ilk başta başka bir amaca yönelik olarak ortaya çıktığını anlayamıyorum.”6 Tüylerdeki bu düzen, Charles Darwin’i de çok düşündürmüş, hatta tavuskuşu tüylerindeki mükemmel estetik kendi ifadesiyle Darwin’i “hasta etmiş”tir. Darwin, arkadaşı Asa Gray’e yazdığı 3 Nisan 1860 tarihli mektupta, “…doğadaki bazı belirgin yapılar beni çok fazla rahatsız ediyor. Örneğin, bir tavuskuşunun tüylerini görmek, beni neredeyse hasta ediyor” Kaynak A. H. Brush, “On the Origin of Feathers”, Journal of Evolutionary Biology, Vol. 9, 1996. s. 132 A. H. Brush, “On the Origin of Feathers”, s. 131 A. H. Brush, “On the Origin of Feathers”, s. 133 A. H. Brush, “On the Origin of Feathers”, s. 131 “Plucking the Feathered Dinosaur”, Science, Cilt 278, 14 Kasım 1997, s. 1229 Douglas Palmer, “Learning to Fly”, Review of The Origin of and Evolution of Birds by Alan Feduccia, Yale University Press, 1996, New Scientist, Cilt 153, 1 Mart 1997, s. 44 Norman Macbeth, Darwin Retried An Appeal to Reason. Boston Gambit, 1971, s. 101 Kuş tüyleri detaylı olarak incelendiğinde, birbirine özel kancalarla tutunan binlerce küçük tüycük ortaya çıkar. Bu eşsiz yaratılış, çok üstün bir aerodinamik özellik oluşturmaktadır. Hayali Ara Form Archæopteryx kelebekçiçek SAHTE Evrimciler, Velociraptor veya Dromeosaur ismi verilen küçük yapılı dinozorların bir kısmının, evrim geçirerek kanatlandıklarını ve uçmaya başladıklarını iddia ederler. Archæopteryx’in, sözde dinozor atalarından ayrılan ve yeni yeni uçmaya başlayan ilk canlı olduğunu öne sürerler. Archæopteryx’in mükemmel uçucu bir kuş olduğunun kanıtlanmasına rağmen hala bu iddiayı sürdürenler vardır. Evrimciler, “tek kanatlı veya yarım kanatlı fosillerin neden bulunamadığı” sorusu karşısında özellikle bir canlıdan söz ederler. Bu, hala ısrarla savundukları az sayıdaki ara geçiş formu iddialarından en bilineni olan Archæopteryxisimli fosil kuştur. Evrimcilere göre günümüz kuşlarının sözde atası olan Archæopteryx, 150 milyon yıl önce yaşamıştı. Teoriye göre Velociraptor veya Dromeosaur ismi verilen küçük yapılı dinozorların bir kısmı, evrim geçirerek kanatlanmışlar ve uçmaya başlamışlardı. Archæopteryx, dinozor atalarından ayrılan ve yeni yeni uçmaya başlayan ilk canlıydı. Hemen her evrimci yayında anlatılan hikaye, işte buydu. Oysa Archæopteryxin fosilleri üzerinde yapılan son incelemeler, bu canlının kesinlikle bir ara geçiş formu olmadığını, sadece günümüz kuşlarından biraz daha farklı özelliklere sahip, soyu tükenmiş bir kuş türü olduğunu göstermektedir. Archæopteryxin iyi uçamayan bir “yarı-kuş” olduğu tezi yakın zamana kadar evrimci çevrelerde çok daha fazla sıklıkla dile getirilmekteydi. Bu canlının “sternum”unun yani göğüs kemiğinin olmaması canlının uçamayacağının en önemli kanıtı gibi gösterilmekteydi. Göğüs kemiği, uçmak için gerekli olan kasların tutunduğu göğüs kafesinin altında bulunan bir kemiktir. Günümüzde uçabilen veya uçamayan tüm kuşlarda, hatta kuşlardan çok ayrı bir familyaya ait olan uçabilen memeli yarasalarda bile bu göğüs kemiği vardır. Ancak 1992 yılında bulunan yedinci Archæopteryx fosili evrimci çevreler arasında çok büyük şaşkınlık uyandırdı. Zira bu son bulunan Archæopteryx fosilinde evrimcilerin çok uzun zamandır “yok saydıkları” göğüs kemiği vardı. Nature dergisinde bu fosil şöyle anlatılıyordu Son bulunan yedinci Archæopteryx fosili, uzun zamandır varlığından şüphe edilen, ama hiçbir zaman ispatlanamayan bir dikdörtgensel göğüs kemiğinin varlığına işaret ediyor. Bu canlının uzun mesafelerde uçuş yeteneği hala spekülasyona dayalı, ama göğüs kemiğinin varlığı güçlü uçuş kaslarının olduğunu Bu bulgu, Archæopteryxin tam uçamayan bir yarı-kuş olduğu yönündeki iddiaların en temel dayanağını geçersiz kıldı. Öte yandan, Archæopteryxin gerçek anlamda uçabilen bir kuş olduğunun en önemli kanıtlarından bir tanesi de hayvanın tüylerinin yapısı oldu. Archæopteryxin günümüz kuşlarınınkinden farksız olan asimetrik tüy yapısı, canlının mükemmel olarak uçabildiğini gösteriyordu. Ünlü paleontolog Carl O. Dunbar’ın belirttiği gibi, “tüylerinden dolayı bu yaratık tam bir kuş özelliği gösteriyordu.”58 Archæopteryxin tüylerinin ortaya çıkardığı bir başka gerçek, bu canlının sıcakkanlı oluşuydu. Bilindiği gibi sürüngenler ve dinozorlar soğukkanlı, yani vücut ısılarını kendileri üretmeyen, çevrenin vücut ısılarını etkilediği canlılardır. Kuşlarda bulunan tüylerin en önemli fonksiyonlarından bir tanesi ise, vücut ısısını korumalarıdır. Archæopteryxin tüylü olması, bunun dinozorların aksine sıcakkanlı, yani vücut ısısını koruması gereken gerçek bir kuş olduğunu gösteriyordu. Temsili resimde, kanatlarında pençeleri ve gagasında dişleri olan Archæopteryx görülüyor. Uçma yeteneğine sahip pençeli ve dişli kuşların bulunması, evrimcilerin Archæopteryx iddialarını çürütmüştür. Evrimcilerin, Archæopteryxin Dişleri ve Pençeleri Hakkındaki Yanılgıları Evrimcilerin, Archæopteryxi ara geçiş formu olarak gösterirken dayandıkları en önemli iki nokta ise, bu hayvanın kanatlarının üzerindeki pençeleri ve ağzındaki dişleridir. Archæopteryxin kanatlarında pençeleri ve ağzında dişleri olduğu doğrudur, ancak bu özellikleri canlının sürüngenlerle herhangi bir şekilde bir ilgisi olduğunu göstermez. Zira günümüzde yaşayan iki tür kuşta, Turaco ve Hoatzin’de de dallara tutunmaya yarayan pençeler bulunmaktadır. Bu canlılar, hiçbir sürüngen özelliği taşımayan, tam birer kuşturlar. Dolayısıyla Archæopteryxin kanatlarında pençeleri olduğu ve bu sebeple de bir ara form olduğu yolundaki iddia geçersizdir. Archæopteryx’in ağzındaki dişleri de yine canlıyı bir ara form kılmaz. Evrimciler bu dişlerin bir sürüngen özelliği olduğunu söyleyerek kasıtlı bir aldatmaca yapmaktadırlar. Oysa dişler sürüngenlerin tipik bir özelliği değildir. Günümüzde bazı sürüngenlerin dişleri varken bazıların yoktur. Daha da önemli olan nokta, dişli kuşların Archæopteryxle sınırlı olmamasıdır. Günümüzde dişli kuşların artık yaşamadıkları bir gerçektir, ancak fosil kayıtlarına baktığımız zaman gerek Archæopteryx ile aynı dönemde gerekse daha sonra, hatta günümüze oldukça yakın tarihlere kadar “dişli kuşlar” olarak isimlendirilebilecek ayrı bir kuş grubunun yaşamını sürdürdüğünü görürüz. Archæopteryx, mükemmel uçucu bir kuştur Tüyler bu fosilin sıcakkanlı ve uçan bir canlıya ait olduğunu gösteriyor. Günümüz kuşlarında olduğu gibi kemiklerinin içi boş. Günümüze yakın tarihlere kadar pek çok uçucu kuşta da dişler bulunmuştur. Dişler, evrimleşme delili değildir. de kanatlarında benzer pençeleri olan kuş türleri yaşamaktadır. Bulunan 7. Archæopteryx fosilinde göğüs kemiğinin olduğu görülmüştür. Göğüs kemiğinin varlığı bu kuşun uçabildiğini kanıtlar. Archæopteryx bir ara form değildir. İşin en önemli yanı ise, Archæopteryxin ve diğer dişli kuşların diş yapılarının, bu kuşların sözde evrimsel ataları gibi gösterilmeye çalışılan dinozorların diş yapılarından çok farklı olmasıdır. Martin, Stewart ve Whetstone gibi ünlü kuşbilimcilerin yaptığı ölçümlere göre, Archæopteryxin ve diğer dişli kuşların dişlerinin üstü düzdür ve geniş kökleri vardır. Oysa bu kuşların atası olduğu iddia edilen theropod dinozorlarının dişlerinin üstü testere gibi çıkıntılıdır ve kökleri Aynı araştırmacılar, aynı zamanda Archæopteryx ile dinozorların bilek kemiklerini karşılaştırmışlar ve arada hiçbir benzerlik olmadığını ortaya Archæopteryxin dinozorlardan evrimleştiğini iddia eden en bilinen kişilerden John Ostrom’un, bu canlı ile dinozorlar arasında öne sürdüğü bazı “benzerlik”lerin ise gerçekte birer yanlış yorum olduğu Tarsitano, Hecht ve A. D. Walker gibi anatomistlerin çalışmalarıyla ortaya Tüm bunlar, Archæopteryxin bir ara geçiş formu olmadığını; sadece “dişli kuşlar” olarak isimlendirilebilecek ayrı bir sınıflandırmaya ait olduğunu gösterir. Bütün bunların yanı sıra, A. D. Walker, Archaeopteryxin kulak bölgesini de incelemiş ve kulak yapısının günümüz kuşları ile aynı olduğunu belirtmiştir. Wales Üniversitesi, Biyoloji Bilimleri Enstitüsü’nden J. Richard Hinchliffe ise embriyolar üzerinde modern izotopik teknik kullanarak, kuşların kanatlarının II, III ve IV. parmaklardan oluşurken, Theropod dinozorlarının ellerinin I, II ve III. parmaklardan oluştuğunu saptamıştır. Bu Archæopteryx-dinozor bağlantısını savunanlar için büyük bir problemdir. Hinchliffe’nin araştırma ve gözlemleri, ünlü bilim dergisi Science’da Günümüzde yaşayan, Turaco ve Hoatzin isimli iki uçucu kuş türünün yavrularında dallara tutunmaya yarayan pençeler bulunmaktadır. Bu canlılar, hiçbir sürüngen özelliği taşımayan, tam birer kuşturlar. Dolayısıyla Archæopteryx’in pençelerinden yola çıkarak yapılan evrimci spekülasyonlar geçersizdir. Archæopteryx ve Diğer Eski Kuş Fosilleri Evrimciler on yıllardır Archæopteryxi kuşların evrimi senaryosunun en büyük delili olarak gösterirken, son dönemlerde bulunan bazı fosiller bu senaryonun geçersizliğini başka yönlerden ortaya koydu. Bunların başlıcası, 2013 yılında Çin’de bulunan Aurornis xui idi. Archæopteryxden en az 10 milyon yıl daha eski olan bu kuş fosili, dinozorlardan evrimleştiği iddia edilen kuşların kökeni ile ilgili evrimci görüşe önemli bir darbe vurdu. Kuşun sadece dişleri ve pençeleri değil, kanat ve ayakları da Archæopteryxe benzerlik göstermekteydi. 1995 yılında Çin’de Omurgalılar Paleontolojisi Enstitüsü’nde araştırmalar yapan Lianhai Hou ve Zhonghe Zhou adlı iki paleontolog, Confuciusornisolarak isimlendirdikleri yeni bir fosil kuş keşfettiler. Archæopteryx ile aynı yaştaki yaklaşık 140 milyon yıllık bu kuşun dişleri yoktu, gagası ve tüyleri ise günümüz kuşlarıyla aynı özellikleri göstermekteydi. İskelet yapısı da günümüz kuşlarıyla aynı olan bu kuşun kanatlarında, Archæopteryxte olduğu gibi pençeler vardı. Kuyruk tüylerine destek olan “pygostyle” isimli yapı bu kuşta da görülüyordu. Kısacası, evrimciler tarafından tüm kuşların en eski atası sayılan ve yarı–sürüngen kabul edilen Archæopteryxle aynı yaşta olan bu canlı, günümüz kuşlarına çok benziyordu. Bu gerçek, Archæopteryxin bütün kuşların ilkel atası olduğu yönündeki evrimci tezleri de Çin’de Kasım 1996’da bulunan bir başka fosil, ortalığı daha da karıştırdı. 130 milyon yıl yaşındaki Liaoningornis isimli bu kuşun varlığı Hou, Martin ve Alan Feduccia tarafından Science dergisinde yayınlanan bir makaleyle duyuruldu. Liaoningornis, günümüz kuşlarında bulunan uçuş kaslarının tutunduğu göğüs kemiğine sahipti. Diğer yönleriyle de bu canlı günümüz kuşlarından farksızdı. Tek farkı, ağzında dişlerinin olmasıydı. Bu durum, dişli kuşların, hiç de evrimcilerin iddia ettiği gibi ilkel bir yapıya sahip olmadıklarını 2013 yılında keşfedilen ve Archeaopteryx’den en az 10 milyon yıl eski bir kuş fosili olan Auornis xui, evrimcilerin iddialarını yerle bir etmiştir. Nitekim Alan Feduccia, Discover dergisinde yayınlanan yorumunda, Liaoningornis’in, kuşların kökeninin dinozorlar olduğu iddiasını geçersiz kıldığını Archæopteryxle ilgili evrimci iddiaları çürüten bir başka fosil ise Eoalulavis oldu. Archæopteryxten 30 milyon yıl daha genç yani 120 milyon yıl yaşında olduğu söylenen Eoalulavisin kanat yapısının aynısı, günümüzdeki bazı uçan kuşlarda görülüyordu. Bu da 120 milyon yıl önce, günümüzdeki kuşlardan birçok yönden farksız canlıların göklerde uçmakta olduklarını Böylece Archæopteryx ve diğer arkaik kuşların birer ara geçiş formu olmadıkları kesin bir biçimde ispatlanmış oldu. Fosiller, farklı kuş türlerinin birbirlerinden evrimleştiklerini göstermiyorlardı. Aksine, günümüz kuşlarının ve Archæopteryx benzeri bazı özgün kuş türlerinin beraberce yaşadıklarını ispatlıyorlardı. Bu kuşların bazılarının, örneğin Confuciusornis veya Archæopteryxin soyları tükenmiş, günümüze ancak az sayıdaki kuş gelebilmişti. Kısacası Archæopteryxin birtakım özgün özellikleri, bu canlının bir “ara form” olduğunu göstermemektedir. Nitekim sıçramalı evrim teorisinin savunucularından Harvard paleontologları Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge de, Archæopteryxin farklı özellikleri bünyesinde barındıran bir “mozaik” canlı olduğunu, ama asla bir ara form sayılamayacağını kabul Öte yandan “zamanlama uyumsuzluğu” da, Archaeopteryx hakkındaki evrimci iddialara öldürücü bir darbe indirmektedir. Amerikalı biyolog Jonathan Wells de Icons of Evolution Evrimin İkonaları adlı kitabında, Archaeopteryx’in evrim adına adeta bir “ikona” kutsal sembol haline getirildiğini, oysa delillerin bu canlının “kuşların ilkel atası” olmadığını açıkca gösterdiğini vurgular. Wells’e göre bunun göstergelerinden biri, Archaeopteryx’in atası olarak gösterilen theropod iki ayaklı dinozorların, aslında Archaeopteryx’ten daha genç olmalarıdır Yerde koşan koşan iki ayaklı dinozorlar, fosil kayıtlarında Archaeopteryx’ten daha sonra ortaya Resimde fosili görülen 120 milyon yıllık Confuciosornis, mükemmel uçucu bir kuştur ve Archæopteryx ile aynı yaştadır. Confuciosornis, Archæopteryx’in kuşların atası olduğu hikayesini tümüyle ortadan kaldırmaktadır. Share
sürüngen kuş ve memelilerin ortak özellikleri